23 Eylül 2016 Cuma

Çirkinlik Nedir??


Yaz bitti. İçimizi ısıtan güneşin son kırıntıları. Denize bıraktı rüyalarını tatilciler. Bir sonraki sene aynı rüyayı görmek için bronz tenleriyle döndüler.

Zor sorulara cevaplar arayıp durdum ben.

Bir atın çiftelerini yemiş kadar bezginim artık. Yağmurlu bir günde on saat direksiyon sallamış kadar.
Çamaşır makinesinde unutulmuş ıslak çamaşırlar kadar bezginim işte. Yolun ortasında kalakalmış bir kaplumbağa kadar.

Beni buldular. Zor olmadı onlar için eminim. Aslında ben saklanacak şeylerin göz önünde daha görünmez olduğuna inanan bir insanım. Beni buldular çünkü bir an çektim dikkatlerini. Sakinliğime mi vuruldular yoksa sahteliğime mi bilemem. Beni buldular ve oracıkta vurdular işte. Soğuk kanlı bir katildi her biri.Saniyenin onda birinde dahi, gözlerinden bir parçacık tereddüt, bir parçacık merhamet geçmedi.

Beni buldular. Suyuma zehir kattılar. Gizlemeden gözümün önünde. Kızmadım hiç birine. Kızamazdım hakkım yok. Ben göründüm gözlerine.

Beni buldular. Cismime takılıp kaldılar. Bala üşüşen sinekler gibi.Etimi koparıp atsam yüzüme bakmazlardı eminim. Bacaklarım çekti onları ve biraz da kalçam. İnsanın alçalmasının sınırı yok,öğrendim.

Beni buldular çünkü onları arıyordum ben. Her birinden öğrenecek şeyim var. Her biri öğretmenimdi benim. Her birinin yoklamasında var yazılmalıyım. Her biri beni görmezden gelirken bilmeli varlığımı.

Yazı bitti. İçimizdeki son insaniyet kırıntıları.Ahlakımızı yaktık monitör sobalarda. Gökdelenlerden bıraktık fakirliğimizi, bankalar efendimiz artık. Son model telefonlarla döndük kredi kuyruklarından, vergilerinden bihaber olduğumuz arabalarla. Bir sonraki ekstreye kadar nasıl olsa rahatız. Hele bir gelecek ay şunun taksidi bitsin, boşluğunu en yeni şeylerle kaparız.

-öykücük-

20 Eylül 2016 Salı

Al İşte Kızdım




Cannım blogcum;

Bak şimdi önemsemediğin kişinin sözleri sana neden dokunsun? Neden incitsin kalbini davranışları? Neden çıldırtabilsin seni ve neden mutlu edebilsin bir anda?

O zaman önemsiyorsun işte, bal gibi de önemsiyorsun.

Tek kavgada tüm sırlar ortalığa saçıldı. Bilmem mi ben başıma geleceği elbette bilirim. Anlattığım tüm üzüntülerim gerçekti, saçıldı. İçimde şu an için zerre üzüntü yok. O konulara dair. İnsanların bana vermedikleri öneme niçin ağlayıp sızlayayım. Kendileri bilir. Ben beni dinlemeyeni, dinlediğini de ilk kavgada saçıp dökeni neyleyeyim? 

Yeterince silahları yoksa buyursunlar burdan da bir kaç kılıç kalkan kuşansınlar kendilerine. Aaa bak şu zaman da romantik, bu zaman da birine kızmış. Açık oynuyorum.

Önüm arkam sağım solum sobe.Evet işte öyle. Sobenin yanı başındayım. Yakalanmadım, yakalattım sayın blogcum. 

Suç da benim suçlu da.Hissettim, yaşadım, savundum, empati kurdum. Hep bir tırtlık hep bir arkadan vurmaklık? Aynı teraneler yani azcık heyecan katalım diyen yok. Doyduk anam bunlara içimiz şişti gari.

Gelelim fasulyenin faydalarına. Bunu da ilkokul hocam söylerdi. Şimdi baktım facebooktan nasıl tatlış olmuş. Bu erkeklere yaşlılık yakışıyor anacım sevimli oluyorlar en azından. Gerçi çok yaşlanınca kadınlar da sevimli olabiliyor evet neyse tamam saçma bir mevzuydu zaten kapatalım.

Ne diyordum bir şey diyecektim ama hıh bugün kalabalığa karıştım. Okula gittim. Uuu her yerden birileri çıkıyor. Hiç çekilesi değil.Ama alışacak bu Şeyma. İnsanları sevecek, kucaklayacak. Şaka şaka, orası abartı oldu. Rahatsız olmayacak kadar alışsam yeter. Hatta bugün alıştım bence bile. Yüksek doz utangaçlıkla başladım. Kalmadı bence tükendi o artık.

İnsanlar ne kadar acayip değil mi blogcum? Ne kadar garip ? Benim gibi bak bir de bana çok garipsin bilmem neler. Ah sen aynada bir kendini görsen. Ama görünmez o sana görünmez işte. Karşıdakinin kusuru acayipliği görünür,seninki sana görünmez. O çuvaldız hep karşı totolar için. Minik iğnelerle kendimizi az dürtüyorsak eleştiriye açığız. Çok dürtüyorsak bütün çuvaldızları getirin bu salağa saplayalım. 

Diyeceklerim bu kadar.

Aynada görünmeyene dikkat et blogcum orası mühim.

Orası çok mühim.

Sevgilerimle...

Resm-i Not: Mandalina var, yin mi?? :D

4 Eylül 2016 Pazar

bu dünyaya ait her yanlışa meraklı*


Ben elbette öleceğim. Ölmeliyim de. Ölmek istediğimden değil sakın yanlış anlama. Olacaklara ufak bir alıştırma.Gidilecek onca yer varken hem de, sevilecek bunca insan. Belki tanısaydı severdilerle, okunmamış kitaplarımla, izlenmemiş filmlerimle,asla gönderilmeyecek olan mektuplarımla, itiraf edilememiş yalanlarımla hem de aniden öleceğim.

Biliyorum acayip gelecek bunları okumak. Ama yaşamak daha fena. Şimdi elinde bir küçük bilye tanesiyken ben. Elinden yere düşeceğim. Tık tık tık... Yakalanamayacak bir hızla kayıp gideceğim. Ardımda bıraktıklarım işte bu kadar. Tık tık tık...

Bunları neden yazdığımı merak ediyorsun. Edit etmeyeceğim bu yazdıklarımı. Tanrım ne çirkin bir cümle. Editlemeyeceğim. Düzenlemeyeceğim yani öylece olduğu gibi bırakacağım ortaya. Belki diyorum sahici bir aşkla başlarım yeniden yaşamaya. Belki sonlu sonsuzluğunuza yarım ağız gülmek yerine kahkahalar atarım.

Aklımda bir soru günlerdir. İnsanlar kaça ayrılır? İnsanlar ayrılmalı mıdır? İnsanlar neye göre ayrılır, neden ayrılır? Bir arada olmak bu kadar mı rahatsız edicidir insanlar için? Yoksa insanlar bir bütün olarak incelenemeyeceği için mi ayırılmak istenmektedir?

Böyle saçma sualler dizini. Türkçe'de kullanılmayan ne kadar kelime varsa lügatimize katalım. Entel görüneyim bugün hem biraz. Dudaklara pelesenk olmuş ingilizce kelimeler fırlamasın diye parmaklarımdan hatta, bir ilk yardım hemşiresi gibi yetişsin Türk sanat müziği kulaklığımdan.

Bugün eski kafalıyım. Şu soruya kafamda klasik bir cevap belirledim. İnsanlar üçe ayrılır. İlle ısrar ediyorlarsa eğer. Birinci kısım bilenler. Bilenler çok gezenler midir yoksa okuyanlar mıdır artık orasını ben bilemem. Bu kısım azınlıktır. Hatta yokluktadır bile denilebilir.Bu gruba kısmi yaklaşan insanlara büyük saygı duyulmalıdır. İkinci kısım, bilmek isteyenlerdir. Evet hülasa bu insanlar bilmemektedirler veyahut az bilmektedirler lakin öğrenme hevesleri vardır. Ve üçüncü kısım ki uzak durulması önerilen kısımdır. Bilmeyen ve öğrenmeye yanaşmayan kısım. Bu kısma bildiğini sananlar da pekala dahildir çünkü bu kimseler de bilmeyenler kadar öğrenmeye kapalı-hatta daha kapalı- insanlardır.

İşte böyle. Peki üç kısımdan hangisi olmak iyidir? Bilen olmak mümkün müdür? Her şeyi eksiksiz bilmek nasıl mümkün olabilir? Bu durumda insanlar ikiye mi ayrılmıştır?  Peki öğrenmeye kapalı dahi olsa bir insan öğrenmeye mecbur değil midir? Bir noktada her gün yeme, içme gibi temel eylemlerin dışında tek bir davranış sergilese öğrenmeye açılmış olmaz mı? Mesela annesiyle konuşsa. O da ne annesi bugün üzgün ve farklı davranıyor. Bambaşka bir duygu öğreniliyor. İnsanlar inatla ayrılamıyor.İnsan tek başına kategori. İnsan denenemediği için  belki hep yanıltıyor.

Göz açıp kapayana değin ömür.

Ben elbette öleceğim. Şansım varsa bir cenaze namazı, bir kaç içten dua. Unutulursam bari sen hatırla diyemem. Hem ne haddime diriyken aklına düşmemişim. Ben neden yaşadığımı çözebilmek için,bir parça hüznün sisini dağıtabilmek için yazanlardanım belki.

Ölmeliyim de zaten. Çok geçmeden üstünden. Henüz sıcakken ruhum,soğumalı bedenim.

O halde bir derin nefes alayım izninle.

Neden diye soruyormuşsun konu hep geliyor aynı yere.

Vefayı mı öğreteceksin güneşe?

Karışık iklimlerinde insanın, donuklaşmış düşleri.

Hangi çölde susuz kalmışsan hazineni o çöllerde ara demişsin.

Pekala seni dinliyorum.

Topladım bütün benliklerimi.

O çöle gitmedeyim.

*: bknz. Attila İlhan- Soğuk Bir İntihar

1 Eylül 2016 Perşembe

Ölüm Çizgim Hakkında Her Şey #1


Herkesin bir yaşam çizgisi olur.

Anılar; piknikler, toplantılar, oyunlar, toplu fotoğraflar ve selfieler... Bilirsiniz işte insan doğar, yaşar ve ölür. Üzerinde yürüdüğümüz bu ince çizgiye yaşam adını vermek güzelliğine sahip iyi ruhlu insanlar olmuş. Sanırım ben onlardan biri değilim.

Eli kulağındadır şimdi gelir diyor bir ses. Bir sokak satıcısının sesi pimapen pencereleri aşıp geliyor. Yedi kilosu beş lira.Patitiiis...

E hayat kısa demiyor mu şair kuşlar mı bilmem ama kesinlikle bir şeyler uçuyor.

Geçtiğimiz günlerde ayağı taşa takılmış bir kaç insanla konuşma fırsatı yakaladım. Değil taşa takılmak, ayağı taş görmüş insanı bulmak zor cancağızım. Değil mi ki herkesin derdi kendine dert, herkesin dermanı şah damarından da yakın? Ne diyordum, işte dertli ağlar dertsiz ağlardı falan derken, dert dinleme moduna alıp ayarlarını bozduğum güzelim narin ruhumun arka odalarında bir hareketlilik hissettim. Tanrım dedim bu neyin nesi? Bu neyin işareti?

Zalim x kişisinin beni sarstığı günün evvelinde kalbimin kuşları kafesleri bir bir terk ediyormuş meğer.Ruhumun arka odalarının pencereleri açıkmış.

Böylece gel zaman git zaman bir alay konusu olduk. İçimiz şişti gülüşmelerden. Kronolojime baktığımda inişli çıkışlı gülüşmeler görüyorum daha çok.

Yine de tedavi edici bir eylem, gülmek.

Bir gülümsemeye affedebiliyorum mesela.Bir saftiriklik tufanıdır gidiyor.

Belki de günlük hayatta fazla duygu kullanıyorum.Bu kadar güvenilmez, değişken bir şeye güvenmek mi?  Yoo hayır güvenmiyorum ama kullanıyorum. Bir nevi kötü alışkanlık diyebiliriz sanırım.

Kullanmak derken, benim kullanılma tarihim geçtiğinden olacak sanıyorum,insanları iki de bir bozuyorum. Oysa ben insanları kullanmamak adına neler çekiyorum.

Yanlışlıkla y kişisini arayıp sonrasında özür dilediğim gün. Bana önemi yok, olur böyle şeyler demiyorsa o kişi benim için bir hiçtir. Üstelik ortalıkta kız arkadaşlarıyla aşkımlı, canımlı cicimli konuşan bir kişi(kız) var. Elinin körü mesajın yoksa whatsup diye bir şey var iki dakika insana mahcubiyet diye bir şey yaşatmıyorsunuz.

Dün diyorum ki bugün öldürmediysem kendimi daha da öldürmem zahir. Olur mu efendim arkadan bir çığlık. Şu dünyada ne yapıp ne edip büyük konuşmamanın bir yolu bulunmalı.

Bana sorarsan bu bir hastalık. Üç kişiden ikisi aynı görüşte oysa Atakan Bey'cim öyle mi diyor? Bu bir kurtuluş işareti, bu kokuşmuşluğa en aleni tepki diyor. Vallahi alnından öpesim geliyor sonra kötü bir fikir olduğunu düşünüp vazgeçiyorum.

Konu depresyon. Garip, karanlık bir uçurum. Yoldan dönerken o yola gidenleri engellemek lazım değil mi oysa? İnsan bir düşünüyor hangisi doğruya en yakın olan tavır? Bir arayışın bir buluşmaya döneceğinin işareti mi bu karanlık dakikalar -günler hatta bazen aylar- yoksa sadece tedavi edilmesi elzem olan bir hastalık mı?

İnsan bir kere yanlış şeylere kendini kaptırmaya görsün devamı pekala geliyor. Çünkü artık o yönden bir çevren oluyor. Yanlış kişinin yanlış kişisi olduğunu bilmeyen bir güruhun içinde yanlış işler peşinde koşabiliyorsun yarı şuursuzlukla.

Yine de battı balık yan gitmez işte.Bu düşünce öğretir insana dibin dibinin de dibi olabileceğini.
Hem eğer bu düşünceye inanacak olursam, pek muhterem geleceği karanlık görmediğini iddia edip başarısız gençleri kaybolmuş sayan hocama benzerim. Olmaz öyle şey çünkü rakamları ne kadar seviyor olsam da insanları sahip oldukları rakamlarla değerlendirmek ne açıdan bakarsam bakayım çirkin geliyor.Üstelik her insan her insanın şartlarına sahip de olmayabilir. Bir fırsat çıksa şu kutudan, bir umut kıpırtısı?

O zaman yokum Hamdi Bey'cim.Israr etmeyin kutuma gideceğim.

Aç! Aç! Aç!

Ooo bunu hiç beklemezdim çokça cesaret. İşte ihtiyacım olan şey.

Soruyorum size,hangimizin ihtiyacı yok daha fazla cürete? Hayallerimizin prangasını kıracak çekiç o. Beyaz atımız. Ne zamandır alamadığımız, bizi uçuracak olan gıcır gıcır
porschemiz.

Madem cesaretim de var sonrasında devam edebilirim bu konuşmaya.

Belki daha çok mana katarım. Belki olabildiğince saçmalarım. Belli mi olur? Gaybı bilmek bizden öte olacağına göre bekleyip görmekten başka çare de kalmaz ben biçareye.

Selamla ve sevgiyle...

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Kendimlen Gurur Duyuyorum!


Dikkat blogcum bu yazı cıvıtık bir yazıdır!

Az önce ne kadar sapık bir şahsiyet olduğumu öğrendim. :D

2014 diye hatırlıyorum bir deftere hedeflerimi yazıyordum. Yok şuraya git, yok burayı gör gibi şeyler yazmışım. Amma velakin öyle bir madde var ki beni benden aldı.Madde 5 açık açık "adam bul" yazmışım.

Hangi kafayla yazmışım acaba çok merak ediyorum. :D Hayır insan azıcık kibar olur da ruh eşimi bulmak falan yazar. Yok efendim azıtmış mıyım neydiysem o dönem direkt yazmışım.

Bulsam da yüzüne bakamazdım yani canımla uğraşıyorum, artık nasıl içimde kalmışsa demek.:D

Yoksa o yıl kara yıl. Apandisitten ameliyat falan oldumdu. Sonra psikolojim bozulduydu da tamir etmek zorunda kalmıştık.Deme ki ha bu düzelmiş hali. Ancak bu kadar oluyor napayım be blogcum :D

Bak bunlar hep bağlantılı bence. Sen misin öyle edepsiz şeyler yazan :D

İyice kafayı üşütmüşüm. Sonra kendime geldim tabi. Edepli kız oldum. Bu sebeple ki nerdeen nereye diyorum blogcum.

Hanımefendi çizgimden taşmadan kendime gelmişim. Ohhh ne kadar da güzel olmuş. Kendimlen gurur duyuyorum. :D

Koccaman sevgileer :)

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Zemberek Kuşu'nun Güncesi - Bir Kitap Okundu


Merhaba blogcum;

Bu kez yine bir kitapla geldim.

İki gündür bitirmekle uğraşıyorum kendisini. Kitaba direkt geçmeden önce kitapla maceramı anlatmak istiyorum.

Ben esasında bu kitabı taa Şubat ayında almıştım kütüphaneden.Hatta Ocak ayının sonları da olabilir. O aralar Harry Potter okuyordum sonra nasıl olduysa düğümlendim. Okuyamamaya başladım kitabın süresi doldukça uzattım. Üç kez uzatma hakkımız olduğundan toplamda 45 gün kadar tutabiliyoruz elimizde kitabı.Ancak son uzatmamda kitap okuyabilir hale gelmiştim ki iade süresi geldi. İade edip hemen geri alıp bitirebilirdim ama o ara başka kitaplarda gönlüm vardı. Verdim kitabı gitti. Geçen yine kütüphanedeyim, rafların arasında dolanırken Murakami rafına denk gelmişim. Hemen gözlerim benim Zemberek Kuşu'mu aradı. Çünkü birden fazlası vardı orada ve ben benimkinin arasına küçük işaretçilerden koymuştum. Kaldığım yer, beğendiğim yerler. Hep vermeden önce çıkarırım ama o sefer için bunu yapmamıştım tekrar alacağımı düşündüğüm için. Kütüphaneciler de sağ olsunlar dokunmamışlar.Ben pür neşe aldım kitabı döndüm.

Ve tadaaa sonunda bitirebildim.

Tam bir kafa karışıklığıyla bitti benim için kitap. Oradan oraya sürüklenip durdum karakterlerle beraber. Karanlık kuyuların diplerini indim, sokaklarda başıboş gezindim, banklarda oturup insanları seyrettim.

Nasıl bir kitap sorusuna vereceğim tek cevap karışık olurdu herhalde.Ama yine de çekici. Hatta öyle bir çekiciliği vardı ki benim için, yedi ay sonra bile peşine düştüm.

Toru Okada ve eşi Kumiko'nun kedilerinin kayboluşuyla başlıyor kitap. Olaylar bundan sonra başlıyor. Çift Malto Kano ile tanışıyor sonra olaylara Girit Kano giriyor. Teğmen  Mamiya, Muskat Akasaka ve oğlu Tarçın Akasaka giriyorlar. Her şey bir karışık bir karışık sormayın. 

Bir de komşu kızı May Kasahara var. Epey acayip bir kız,bazı yönlerden kendime epey benzettiğimi söylemeliyim. 

Aslında bakarsanız kitaptaki bütün karakterler olabildiğine acayipti.

Asılmışlar evi var.

Asılmışlar evinde boş bir kuyu var.

+18 'lik kısımlar da var. Hatta bir tane de telefon sapığı kadın var, sonra karşılaşıyorlar bile.Ama tam olarak öyle de değil. Her şey birbiriyle bağlantılı ve saçma. 

Bir kitap nasıl anlatılamazı yaşıyorum şu an :D


Alıntılarla anlatamayışıma son veriyorum:

"...Ben bile,kendime diyorum ki,anlattıklarım, baştan başa kurgulanmış olağanüstü bir öykü olsaydı sevinirdim.Yanılmış ya da sadece düş görmüşüm gibi zayıf bir umudu beslemeyi sürdürürken,bugüne dek bunun bir sanrı, bir yanılgı olduğuna kendimi inandırmaya çabalayarak gelmiş bulunuyorum."


"Bunun için ölmekten korktuğumu sanmıyorum. Hatta bedensel ölüm, benim için bir kurtuluş olurdu.Bu beni, o umutsuz zindanda, ben olmanın acısından sonsuza dek kurtaracaktı."

"...Işık yaşam sahnesini yalnızca birkaç saniye aydınlatıyor.Bu saniyeler geçince,o andaki bildiriyi yakalayamadıysan eğer, ikinci bir olanak verilmiyor sana.Yaşamının geri kalanını pişmanlık içinde ve umutsuz, derin bir yalnızlıkta geçirmek zorunda kalıyorsun.Böyle bir alacakaranlık dünyasında,artık gelecekten hiç bir şey beklenemez.Böyle bir insanın elinde tuttuğu,olması gerekenin eskimiş kalıntısından başka bir şey değildir."

"- Size şunu belirtebilirim ki, diyordu, her şey, aynı zamanda hem çok karmaşık hem çok basittir.Bu, şu dünyayı yöneten temel bir kuraldır.Hiç unutulmamalıdır. Karmaşık görünen -ve gerçekten öyle olan- şeyler, yönlendirilme açısından çok basittirler. Neyi arıyoruz biz? İşte tek soru budur."

"-Nefret uzun,kara bir gölgedir. Çok zaman, nefret eden kişi bile nereden geldiğini bilemez. İki yanı keskin kılıca benzer.Karşınızdakine şiddetle indirirseniz,kendinizi kesersiniz. Bu da ölümcül olabilir.Ama ondan kurtulmak kolay değildir."

" 'Dünyada bilinmemesi gereken şeyler vardır', demişti Teğmen Mamiya."

"Kötü bir şey, diye düşündüm. Başıma tüm gelenler arasında hangisi kötüydü, hangisi iyi?"

"...Yarın neler olacağı belli mi? Kimse bilemez.Hele öbür gün,daha da bilinmez! Hatta, ondan da önce,çok değil, daha öğleden sonra bile neler olacağını kimse bilemez ki! "

"...Belki iyi anlatamıyorum, ama insanlar da söylediklerimi dinlemiyorlar.Ben de bunun üzerine,zaman zaman , gerçekten sinirleniyor ve saçmalıklar yapıyorum."

"Bana her gün kendimden biraz daha uzaklaşıyormuşum gibi geliyordu.Kimi zaman ellerime uzun uzun bakıyor ve saydamlaştıklarını görüyordum."

"...Orada pek çok karabasan gördüm,ama yine de gerçeğe tercih ederim.Uyanmak istemiyordu canım.Ne demek istediğimi anlıyor musun acaba? Sen hiç böyle bir deneyim geçirdin mi? Kendini hiç, zeminden de daha aşağıda, iğrençlik bakımından hayal edebileceğinin çok ötesinde bir yerde buldun mu?"

"Gidişinden bu yana geçen zamanda neler yaptığı konusunda en ufak bir fikrim yoktu, neden o gün ansızın yeniden ortaya çıktığı konusunda da. Ona dobra dobra sorabilmeyi isterdim. "Nerelerdeydin,be? Bunca ay ne yaptın? Tüm bu yitirilmiş zamanın izleri nereye gitti?" "


"-Bakıyorum kendinize çok güveniyorsunuz?
-Hiçbir şeye güvenmiyorum."

"...Neyse öyle çok şaşırma ha.Bugüne dek bunu senden sakladım, ama gerçekten çok kolay ağlarım ben.En ufak bir bahaneyle, en saçma şey için ağlamaya başlarım hemen.Bu, benim gizli zayıf noktam.Bunun için, durup dururken hıçkırarak ağlamaya başlamam,tek başına, olağanüstü bir şey değil; genelde iyice ağlar sonra kendime, anladık,yeter bu kadar, der ve susarım."

Sevgiyle kalıın...

25 Ağustos 2016 Perşembe

Beyhude Ömrüm - Bir Kitap Okundu


Merhaba blogcum;

Beyhude yararsız,anlamsız, boşuna anlamlarına geliyor ve ömürle birleşince nasıl da anlamlı hale geliyor gözümde size anlatamam.

Beyhude Ömrüm. 

Eski yaşanmışlıklardan bir kesit sunuyor bize. Bir ömrü yuvarlıyor önümüze. Anlatılan bu ömür beyhude mi değil mi? Karar okuyucunun. Ancak şuradan bakınca hangi ömür beyhude hangi ömür beyhude değil çokça tartışılır. 

Ben bunca sıcaklığı ancak öyküde buluyorum. Mustafa Kutlu da sevdiğim öykücülerden. Anlatım dili sade ve oldukça akıcı. Ara sıra döneminde kullanılan kelimeler, şimdinin eski olarak nitelendirdiği kelimeler, çıkıyor karşınıza. 

Biraz da öykünün gidişatından bahsetmek isterim.Hikaye anlatıcısı çavuşun oğlu olarak bahsi geçen bir adam. Babası henüz orta ikideyken vefat ediyor. Köylük yer ailesinin yükü genç yaşta ona kalıyor. Sonrasında evleniyor barklanıyor, çocukları oluyor. Biz bunları anlatıcımızın geçmişe yaptığı dönüşleriyle öğreniyoruz.

Bir gün tarlada ailesiyle çalışırlarken oturduğu ahlat ağacının altından karşıdaki,orada nicedir bulunan, ıslak kayayı görüyor. Görüyor dediysek ilk kez görmüyor tabi ki. Anlatıcı da bu kısım da aynen böyle diyor. Yıllardır orada duran kaya nihayetinde ama bu görüş başka görüş. Kayanın dibinde avuç içi kadar bir arazi. Anlatıcı askerlik yaptığı döneme gidiyor, orada yediği meyveleri, oradan getirdiği meyvelerle (bilhassa nar ) ailesini nasıl mutlu ettiğini düşünüyor. Ve ıslak kayayı kaldırıp orada bir bahçe kurmak düşü kalbine yerleşiyor. Eee ıslak kaya sonuçta bir yerlerde su var ki bu kaya yosunlu,ıslak.Köyün bulunduğu bölge kıraç bir bölge olduğu için her yerde bahçe yapılamıyor, bu küçük toprak parçası o zaman için bulun(a)mayacak bir fırsat.

Bu bahçe düşünden yürüyor hikaye. Köyün boşalışına kadar geçen bir ömür. Evlatların yuvadan bir bir uçuşu. Hepsi bizden, bizim ömürlerimizden bir kesit. Bizim beyhude ömürlerimizden.

Bir kaç alıntıyla sözümü bitireyim:

"... Madem Cenab-ı Hak bu ilhamı gönlümüze bıraktı,vardır bir hikmeti. Ne denilmiş: Gayret bizden tevfik Allah'tan. "


"İnsaoğlu'nun bir yerde, bir işte yalnız olmadığını anlaması ne kadar güzel şey.
Kalpten kalbe giden yol bu olsa gerek.
"

"...
"Olsun" dedim içimden. İncecik meşe köklerinin iri iri taşları nasıl çatlatıp devirdiğini görmüştüm.
Ne yani bir meşe kökü kadar cirmimiz yok mu?"

"Rezillik bir adamın burun deliklerinden girmeye görsün,yapmadığını bırakmaz."

"Bizim hatunun iyi tarafı şudur: Bende bir köpürme başlar ise, bu  defa o alttan alır."

"...Her derdin ilacı; bir tatlı tebessüm, iki güzel söz.
 Hatun yumuşadı gitti.
"

"...
-Deneyeceğiz hocam,dedim. Tutturursak ne âlâ,tutturamaz isek Cenab-ı Hak bizi bu yolda denemiş olur,haddimizi bilir otururuz."

"İş insanı yormaz,gönül yorgunluğu bezdirir."

"
Bazıları artık dönmüyor.İstanbul gurbetinde yerleşip kalanlar var.
Köyün nüfusu gide gide azalıyor.
Onlar da oraya bir bahçe kurmaya gidiyorlar.
İnsanoğlu dünyaya niçin gelir?
Herhalde bir bahçe kurmaya gelir.
Bu düşünce ile gülümsüyorum.
Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi?
"

" 'Kuş kuş iken kendisine bir yuva, bir hayat kurmuş.Ya biz neyin necisiyiz?' diye düşündü."

"Böyledir bu dünyanın düzeni.
 Gâhî âbad,gâhi berbad olur."

"Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibaret.İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri."

"...
-... Geçen oduna gitmişlerdi ya.Dönerken çayırlığın orada, bir sürü gelin, kız toplanmış ot devşiriyor. Birden yokuşun başından doğru bir türkü patlatmış."Oy güzeller,güzeller"i söylüyor.Kızlar kimdir acep diye doğrulmuşlar. Onca delikanlı katırların yularını tutmuş, başları önlerinde geçerlerken, sen gömleğin yakasını partına kadar aç,türküye çök.

Beni tuttu bir gülme.
İnsan evladının büyümesine bir türlü alışamıyor.Bu nasıl iş!.. "


"...Ulan karının lafına iyi ki kulak vermiş de, şu kızı istemişiz. Eee.. Ara-sıra karı lafı dinleyeceksin.Ben her vakit dinliyorum ya neyse."


"Hani ne demiş adam "Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm".Bizimkisi birincisi şimdilik."

"Kimin kimden ne fayda bulacağını,hayrın ve şerrin hangi anda,hangi yönden geleceğini kim bilir?"

"... Bu da benim kumaştan.Herkes Mersin'e giderken bu tersine gidiyor."

"Şu insanoğlu tuhaf.Aile,evlat, arkadaşlar,ne bileyim kalabalık içindeyken "Gitseler de rahat etsem" dersiniz; sonra böyle bir başına kalınca "Neredeler acaba" diye aranmaya başlarsınız."

"...Erkek adam eşinden önce gitmeli.Yaşlı bir erkek eşini kaybedince yetim çocuğa dönüyor;eli iş tutmaz,kendine bakamaz. Oysa kadınlar daha metin ve yalnızlığa dayanıklı.
"

"Söz bitti.
Bir tomurcuk açmaz artık.
Bir kuzu melemez."


"İkindiyle akşamın arası.
Öyle de kısadır ki bu vakit, birden gün yıkılır,derin derelere kılıç gibi gölgeler iner.
"


Ben okurken çok zevk aldığımı söylemeliyim. Bu sebeple öykü severlere tavsiye ediyorum.

Sağlıcakla kalın...
Tasarım:Sawako Kuronuma